Ana sayfaya gitmek icin tiklayiniz.Ana sayfaya dönmek için tıklayınız

Nasrettin Hoca Fıkralarının Tasavvufi İzahı

Beste, aşkın kıvılcımıdır.

Allaha yaklaştıran bütün kelâmlar makamla çıkar, makamsız gidilmez. Aşk böyle söyler. Ölüm hâlinde veyâ hasrette kalmış bir insan, eli kulağa atıyor, bir beste veyâ makam tutturuyor. Kur'ânda makamla gelmiştir, yâni aşkla.

Cebrâil, aklın aşka yaklaşmasıdır. Cebrâil, bir kudrettir, mânevî bir kudret...

Bu bolumde Nasrettin hoca fıkraların Emre’nin getirdiği yeni bir görüş ve anlayış ışığı altında takdim etmeye çalışacağız.

      Umûmi anlayışınız, Nasrettin Hocayı merkebe ters binmiş, hayvanın kuyruğunu eline almış, çok defa gülünç, bazen güldürücü, bazen hattâ müstehcen fıkralar anlatan bir molla olarak tanımaktan öteye geçemiyor. Ahlâki mizah dehâsının fikir haysiyetini komiklikten tefrik edebilmek kolay olmadığı için, Nasrettin Hocayı, bizi güldürmeye memur bu komik mollayı sadece merkebin kuyruğunu eline almış sarıklı, sakallı bir insan olarak tasavvur eder, üzerinde durmazdık.   Emre’nin getirdiği yeni ve gerçek görüş, bizi, ona aşağıdan yukarıya doğru hayretle, hayranlıkla ve saygıyla bakma seviyesine çıkarıyor. Tasavvuf kitaplarında, tasavvuf tarihlerinde adı geçmeyen Nasrettin Hocanın büyük bir mutasavvıf olduğunu; Fıkralarının da tasavvufi Hakikat ile tasavvufi ahlâki telkin etmek istediğini ilk söyleyen, Emre’dir. Bu görüş, asıl Nasrettin Hoca fıkralarını, taklitlerinden ayırmak için şaşmaz bir mihenktir.



    Adamın birinin merkebi kaybolmuş. Camide va'zeden Nasrettin Hocaya ricâ ediyor ki duâ etsin, cemâat da âmin desin de merkebi bulunsun. Hoca birisine bir yular getirtiyor ve cemaata soruyor:

- "Ey ahâli! içinizde hiç aşk mâcerâsı geçirmemiş varsa, meselâ, mala mülke, kadına kuşa, Allaha filân âşık olmayan biri varsa parmağını kaldırsın. Birisi ayağa kalkıyor:

- "Ben hiçbir şeye âşık olmadım" diyor. Nasreddin Hoca, eşeğini kaybeden adama dönüyor:

- "Al şu yuları da git bu adamın başına tak, senin eşeğin odur" diyor. Herif de mîrasyediymiş. Etraftan:

- "Şu adama bir eşek parası ver de kurtul, yoksa seni sürükleyip götürür" diyorlar. Adam, bir eşek parası verip o kötü vaziyetten kurtuluyor.

    Nasreddin Hocanın hâlini bilmeyenler, bu fıkraları güldürücü bir hikâye olarak dinlerler. Halbuki Hocanın bütün sözleri tasavvufî ahlâkı ve tasavvufî hakîkatı anlatan birer kimyâdır. Korkusu olsa Timurleng'in karşısına çıkar mıydı? Evliyâ olmasaydı ona:

-    "Ben zâten futa'ya (kemerine) kıymet biçmiştim, senin ne kıymetin var ki..." diyebilir miydi? "

Lâ havfün aleyhim ve lâyahzenûn: Onlar için korku diye bir şey yoktur, hüzünlenmezler de" âyetini sırrına mazhar olmasaydı, yâni evliyâ olmasaydı, Timurlenge bu sözü söyliyebilir miydi?

Körleri nehirden geçirmesi...

Sakarya nehri midir, başka bir nehir mi? Yedi sekiz tane kör, nehrin derin olmayan bir yerinden geçmek için birisinin gelmesini bekliyorlarmış. Birbirlerine:

- "Bir gözü açık gelse de bizi geçirse..." diyorlarmış. O sırada birisinin cip! cip! diye ses çıkararak geldiğini duyunca, onu çağırıyorlar:

- "Kimsin sen?", "Ben Nasreddin Hocayım",

- "Gel de bizi geçitten geçir",

- "Parasız geçirmem, adam başına iki mangır",

- "Kabul!"

-"Gözü hiç görmiyen benim elimden tutsun, hafif ışık görenler en arkada olsun". Geçitten geçerken körler bağrışmaya başlıyorlar. Nasreddin Hoca soruyor

-"Ne oldu?"

- "Arkadaki iki kör suya gitti",

- "Ne bağırıyorsunuz dört mangır eksik verirsiniz".

Bizim de mânevî gözümüz açılmazsa, kıymetimiz iki mangır bile etmez. Ha geldik, ha gittik... Hattâ gelmedik ki gidelim...

Nasreddin Hocanın türbesinden bahsederler. Ne türbesiymiş? Ne kıymeti var türbenin? Hani Hz. Âdemin türbesi? Yârın büyük bir zelzele olsa, Hz. Muhammedin türbesi bile yıkılabilir, kaybolabilir.
 

     

       

      Soru – Öteden beri Nasrettin Hocayı resimlerde merkebe ters bindirirler. Herhalde böyle bir şey olmuş ki öyle yapıyorlar. Nasrettin Hocanın bu pozu pek hoş bir şey değil ama, acaba bunda da bir hikmet var mıdır?

      Emre – Vardır ya: “Merkep” binilecek şey demek değil mi? Bu vücut da bir merkep, bir binittir. Aklımız ve ahlâkımız bu merkebe binmiştir. Fakat gideceğimiz yeri bilmediğimiz için, aklımızın yönü mâziye dönüktür. Geçtiğimiz yerleri biliriz de gideceğimiz yeri bilemeyiz. Nasrettin Hoca, güldürerek bunu anlatmaya çalışıyor. İşte Nasrettin hoca, gibi bir “Kâmil” lazım ki aklımızı merkebe düz bindirsin ve ona gideceği yeri ve mürebbisini göstersin. Zaten dönmeyince mürebbisini göremez. Çünkü mürebbi, yol gösterici olduğu için daima öndedir. İşte “Dön Namazı” gibi sözlerle anlatmak istedikleri şey budur, yani aklın, eski bildiklerini terk edip ( Cemâlullah )a dönmesidir.

      Dünya işlerinde de böyle değil mi? Mâzisiyle iftihar eden milletlere bak, mutlaka geri kalmışlardır. Amerika ne maziyle uğraşıyor, ne bir şey. Onun ilerlemekten, çalışmaktan vakti kalmıyor ki mâziye baksın. Arkaya bakan, mutlaka yolunu şaşırmıştır, gideceği yeri bulamıyor demektir.

     

Mavi Boncuk

      Nasrettin Hoca’nın iki karısı varmış. Bir gün birini bir kenara çekip kendisine bie mavi boncuk vermiş:

      - Al bunu sakla; sakın ortağına bir şey söyleme! Demiş. Bir başka zaman da ötekine aynı şeyi söylemiş.

      Bir gün kadınlar, Nasrettin Hoca’nın hangisin daha çok sevdiği hususunda bahse ve münakaşaya girmişler. Anlaşamayınca, meseleyi Nasrettin Hoca’ya sormuşlar.

-         Hangimizi daha çok seviyorsun?

Hoca her ikisini de mânâlı mânâlı bakarak:

-         Mavi boncuk kimdeyse, onu

Demiş.

 Emre’nin Tefsiri

 

      Tasavvufta bir manevi ihtiyaçtan bahsederler. Bu, hakikât yoluna giren bir insanın, iradesini bir mürşide tam bir teslimiyetle terk etmesi demektir.  Bu teslimiyetten sonra mürşit, onun can kulağına üfürmeğe, nefhetmeye başlar. Burada üfüren erkek, üfürülen dişidir. Bir kâmil aklımızın meryemine hakikât kelâmını nefhettikten sonra akıl meryemi gebe kalır ve zamanı gelince manevi İsa’yı doğurur.

      Nasrettin Hoca, kendine manen bağlanan iki kişiye, zamanı gelince (Rabıta)yı öğretmiş. Fıkradaki (Mavi Boncuk) rabıtadır. Fakat onlar henüz çocukluk devresinde bulundukları için birbirleriyle münakaşa etmişler. Birbirlerinin yürüdükleri yollardan , manevi hallerinden de haberdar olmadıkları için münakaşayı mürşitlerine kadar götürmüşler. O da ikisini de memnun edecek bir cevapla meseleyi halletmiş.

 

 Bu Kadar Tavuğa Bir Horoz Lazım

      Akşehir çocukları, ceplerine birer yumurta alarak Nasrettin Hoca’yı da yakalayıp zorla hamama götürürler. Soyunurlar, yıkanırlar. Hoca göbek taşında yatarken, evvelden anlaştıktan üzere içlerinden biri derki:

-         Çocuklar! Gelin bir oyun oynayalım. Oyunda kazanamayan hamamın parasını versin, olmaz mı?

-         Nasıl bir oyun?

-         Herkes bir yumurta yumurtlasın. Yumurtlamayan, herkesin hamam parasını versin. Nasıl?

Çocuklar hep bir ağızdan bağırırlar:

-         Olur.

Nasrettin Hoca da kendileriyle beraber geldiği için ona sorarlar:

-         Bu işe sen ne dersin hoca?

Konuşmanın başından beri onları dikkatle dinleyen Hoca, sesini çıkartmamış. Onun sükûtunu

İkrar telâkki eden çocuklar, birer birer gıdaklamaya başlarlar, peştamallarının arasına evvelce sakladıkları yumurtaları çıkarıp Hoca’ya gösterirler.

      Bunun  üzerine Hoca ayağa kalkar, ellerini, kollarını çırpıp sallayarak horoz gibi öter:

      -Öörü’ööööö!

      Çocuklar bu ummadıkları hareket karşısında şaşırdılar:

-         Ne yapıyorsun efendi amca?

-         Ne yapacağım oğlum bu kadar tavuğa elbette bir horoz lazım.

Emre’nin Tefsiri

      İnsanlar ne kadar yaşlı olursa olsunlar (Hâkikat)e ve (Hâkikat)i bilene nazaran çocukdurlar. Akılları da çocuk aklıdır. Onun için daima oyundan ve oyuncaktan hoşlanırlar.

      Çocuklar bile yapıyorlar. Hile yapan nefsine mağlup demektir. Nefsine mağlup olanlara bizim buralarda avrat derler ya. Nasrettin Hoca da, yumurtlayan çocuklara hâkikati öğretmek için öyle yapıyor: (Ben sizin gibi nefsime mağlup değilim, siz de böyle olun!) demek istiyor.

 

 

  Sen Beğendin, Ben Doldurdum!

      Nasrettin Hoca, merkebine binmiş, yolda giderken, Hoca’nın yuları bütün kuvvetiyle çekmesine rağmen merkep, yolda yürüdüğü merkep pisliklerini koklarmış. Nasrettin Hoca da;

 -    Zahir beğendi ki kokluyor.

 Diye, merkebin kokladığı pislikleri torbasına doldururmuş.

      Akşam, yem zamanı hayvanın başına tezeklerle dolu torbayı asmış. Hayvan, tezekleri yemeyip, başını torbadan çıkarmak istedikçe, Hoca: Şunu sormuş;

-    Bütün gün kokladın, ya şimdi niye beğenmezsin? Sen Beğendin, Ben Doldurdum!

Emre’nin Tefsiri

      Hoca, bu hareketiyle bize bir ibret dersi vermek istemiştir. Bu fıkradaki merkep, bizim hayvani arzulara mahkum nefsimizdir. Merkebin belli başlı tabiatı, inatlıktır. Kendisini, Tevhit yani kuruluş yolunda yürüten mürebbisinin bütün ihtarlarına rağmen inadından vazgeçmeyerek nefsani arzuların pisliklerini koklamaktan vazgeçmez. Bu böyle devam edip giderse, sahibi, ömrün akşamında, yani ölürken, onun başına elbette bu arzu tezekleriyle dolu torbayı takacaktır.

 

Bu garip Başım Bağdat’ı da mı Görecek?

      Bir gün, birisi, Hoca’ya rica eder:

-         Senin ifaden düzgündür; bize bir mektup yazıver.

-         Mektup nereye gidecek?

-         Bağdat’a.

-         Bu garip başım Bağdat’ı da mı görecek?

-         Neden Bağdat’a gitmen icap ediyor?

-         Bunu bilmeyecek ne var? Bu benim yazımı ancak ben okuyabilirim!

Emre’nin Tefsiri

      Hâkikat, kitaplardan okumak suretiyle anlaşılsaydı, murşide lüzum kalmazdı.

      Bir ilkokul talebesi okumayı öğrenmiştir ama, lise kitaplarını okuyup anlayabilir mi? Öğrenmek için mutlaka hocaya ihtiyaç vardır.

      Hoca, (Benim hâkikate dâir olan sözlerim kulaktan kulağa veya yazılı olarak Bağdat’a kadar gitse bile, kimse anlamaz. Ancak ben izah etmeliyim ki anlasınlar) demek istemiş.

      İnsan, mürebbisinin karşısına geçecek, onun gözünden, sevgisinden gıda alacak ki istifade edebilsin. Söz veya yazı, ilmin fotoğrafıdır. İnsan fotoğrafı görmekle, fotoğrafın sahibini görmüş gibi olur mu?

      Bir gün Nail efendilerde oturuyoruz. Kaçkaç’tan da yeni gelmiştik. Ben kerevette, efendinin arkasında oturuyorum. Her vakit beni arkasına oturturdu; kendisini meşgul mü ederdim neydi.

      Güzel bir sohbet açmıştı. Yeni gelenler de vardı. Bir ara, Efendi bana döndü: (Ben bunlara desem ki Allah budur, “vay bu muymuş!” derler, kaçar, giderler. Biraz emek çekmeleri lazım) dedi. Bu sözleri bana, yanındaki adamın boynunun kütüğünden söylemişti. Efendi gittikten sonra, o yanındaki adam bana: (Efendi sana ne söyledi?) dedi. Anladım ki Efendinin söylediği sözleri kimse duymamış. Demek ki karşı karşıya gelmek bile kâfi değil: ille muhabbet zuhur etmeli ki onun sözlerini anlayabilmeli.

 

Oğlumun Babası Öldü de...

 

      Bir gün Hoca, baştan başa siyahlar giyerek dışarı çıkmış, gezermiş. Hoca’nın halinde bir acayiplik olduğunu görenler sormuşlar:

-         Hocam, niye böyle baştanbaşa karalar giymişsin?

Hoca, ciddiyetle cevap vermiş:

-         Oğlumun babası öldü de onun yasını tutuyorum.

 

Emre’nin tefsiri

 

      Hoca, insanların bir maddi birde manevi varlıkları olduğunu anlatmak istemiş. Kendisinin maddi varlığı oğlunun babası olan etten, kandan ibaret vücudu. Manevi varlığı ise, Allah’ta fani olmuş. Hoca (ölmeden evvel ölme) sırrına mazhar olup maddi vücudun geçici bir varlık olduğunu anlayarak nefsinin arzularını öldürdüğünü halka anlatmak istiyor bu sözüyle. Fakat öğünmek için değil, onları uyandırmak için.

      (Allah varken, benim varlığımın ne kıymeti olabilir? İşte o da öldü gitti) demek istiyor. Siyah elbise giymesi, (yas tutuyorum) demesi, onlara bu işi anlatabilmek içindir.       

 

       Hoca’nın Kabak Hikâyesi

 

      Nasrettin Hoca, Allah’ta fani olduğu devrede uzun bir zaman evden çıkmıyor; halvete çekilmiş çünkü. Karısı da Hocanın bu halinden usanmış. Ona: “Çoktan beri dışarıya çıkmıyorsun. Evde tuz kalmadı. Bakkal git de bira tuz al” diyor. Hoca: “Kadın, diyor, ben kendimde değilim. Dalıp dalıp gidiyorum. Gidersem hem tuzu alamam, hem de evin yolunu çıkaramam” Kadı ısrar ediyor ve Hocaya şu aklı öğretiyor: “Merak etme, kaybolmazsın. Beline tuz kabağını bağlarım. Kendini kaybetmemen, kendine gelmen için şu taşla kabağa vurursun. Tık1 tık! diye ses çıkınca kendine gelirsin.” Hoca itiraz etmiyor. Kadın kabağı bir iple Hocanın beline bağlıyor. Hoca evden çıkıyor. Yolda dalar gidermiş. Sonra âlemi farka gelince önündeki kabağı taşla tık! tık! diye vururmuş; o zaman kendi varlığını idrâk edermiş.

      Nasrettin Hocayı çoktan beri göremeyen mahalle çocukları, sevgili Hocalarının peşine takılırlar. Fakat bakarlar ki Hocada başka bir hâl var: Hoca zaman zaman belindeki kabağa tık! tık! diye vuruyor, “Gelin diyorlar, şu hocaya bir oyun oynayalım”. Hoca zorla bakkıh bulup, orada da kendinden geçtikten geçtiği bir sırada, çocuğun biri kabağı Hocanın belinden çözüp kendi beline bağlıyor. Hocanın karşısına geçiyor. Hoca etrafındaki seslerden âlemi farka gelip “acaba ben kendim miyim?” diye kendinin kendi olup olmadığını anlamak için elindeki taşı belindeki kabağa vurmak istiyor. Kabaktan ses çıkmayınca, şaşırıyor. Bir de bakıyor ki kabak karşısında duran bir çocuğun belinde; hemen gidip kabağa tık! tık! diye vuruyor. Sesi duyunca rahatlıyor. Fakat halledemediği bir mesele çıkıyor meydana: O çocuk, kendisi olmaya kendisi... Peki, öyleyse kendi kim? Bunu anlamak için çocuğa soruyor: “Oğlum! Sen ben olmaya bensin ya... Acaba ben kimim?”

 

Emre’nin Tefsiri

 

      Nasrettin Hoca o devrede bir sevgi ve şefkat güneşi olmuş; o dereceyi bulmuş. Kendini bütün insanlarda görüyor. Fakat kendinden haberi yok.

      Güneş de öyle değil mi? Bütün gezegenlere ışığı veren kendisi olduğu halde, onları “Bunlar ne kadar güzel” diye seyreder, sever.                                                                                                           

                          

 

Hoca’nın ( Ay )ı Kuyudan Çıkarması

  

      Nasrettin Hoca bir gece kuyudan su çekmek için bahçeye iner. Kovayı kuyuya sarkıtacağı sırada bakar ki ay kuyuya düşmüş. Nasrettin Hocayı bir telâş alır, karısına seslenir:

-         Hanım çabuk çengeli getir: Ay kuyuya düşmüş.

-         Herif sen deli misin? Ay kuyuya düşer mi?

-         Nasıl düşmez... Düşmüş bile. Gel de gör.

      Kadıncağız Hocaya dert anlatamayacağını bildiği için çengeli alıp bahçeye iner.  

      Hoca çengeli kuyuya atar, ayı yakalamaya çalışır. Tesadüf çengel kuyudaki taşlardan birine takılır. Hoca çeker çıkaramaz; bir hayli uğraşır. Nihayet var kuvvetiyle çekince ip kopar; Hoca da sırt üstü yere düşer; başı, beli incinir. Yattığı yerde başını, belini ovuştururken, bakar ki ay yerine gelmiş:

-         Allah’a şükür, der, çok zahmet çektim ama, ay da yerine geldi.

 

Emre’nin tefsiri:

 

-         İnsan vücudu kuyuya benzemez mi? Kırılıp, yüzlerce parça haline gelmiş bir aynanın

parçalarını bir araya getirsek de onlara baksak, hepimizin içinde o (Büyük kudret)in bir parçasıyız.

 Emre -  O (Büyük Güneş) veya (Ay), bizim vücudumuzun, daha doğrusu aklımızın kuyusuna düşmüştür. Yusuf peygamberin kuyuya atılması hikayesi de bunu, bu meseleyi anlatmaya çalışıyor.

       Nasrettin Hoca, kendi akıl kuyusundaki (Ay)ı ne zorluklarla çıkardığını anlatmak istiyor.

      Allah’ta fâni olduktan sonra bizleri de kurtarmak için aramıza girenler, neler çekiyorlar... Onun, kuyumuza attığı çengel, takılıyor aklımızın bir taşına; çeker, çıkmaz, çeker, çıkmaz; nihayet ip kopar, kendi de yuvarlanır. Ama o, çektiği eziyetleri çoktan unutmuştur, memnundur

-         Oh! Der, çok şükür; (Ay), yerine geldi ya...

 

      Muhterem okuyucularımıza bu (mana) ile ilgili şu doğuşu takdim ediyoruz.

 

                         

 

Hoca’nın Körleri Sudan Geçirmesi

 

      Yedi kör bir nehir kenarına gelmişler; karşı tarafa geçmek istiyorlar; fakat nehrin geçit yerini bilmiyorlar, göremiyorlar. Orada beklerken, ayak seslerinden anlıyorlar ki bir adam suyun öbür yakasından kendilerine doğru geliyor. Soruyorlar:

-    “Sen kimsin?” Adam,

-    “Ben Nasrettin Hocayım” diyor. Körler:

-    “Madem, sen suyun geçidini biliyorsun, bizi de geçir, sana para verelim” diyorlar. Hoca onlara:

-    “Olur, diyor, adam başına iki mangır alırım.” Körler razı oluyorlar. Hoca onlara:

-    “Gözü bir parça ışık gören, elimden tutsun” diyor.

    Körler Hocanın dediği gibi yapıyorlar. Hoca önde, körler arkada, el ele nehrin ortasını bulunca, sondan iki körün ayakları kayıyor, suya gidiyorlar. Arkadaşları feryadı basıyorlar:

-    “Aman iki arkadaşımız suya gitti!” Nasrettin Hoca dönüyor; bunlara;

-    “Ne bağırıyorsunuz be!” diyor.

-    “İki kör suya gittiyse dört mangır eksik verin”

 

Emre’nin Tefsiri:

 

      Bu âlemde hiç durmadan akan “Zaman nehri”içinden geçen bir geçittir. Bizler de eğer “Hakikat’i anlamamış, Rabbimizi görmemişsek, birer körüz; yani akıl gözümüz kör demektir. Kur’an da böyle söylemiyor mu? “Burada kör olan âhirettede kör” demiyor mu? Hazreti Ali: Ben görmediğim bir Rabbe ibâdet etmem diyor. Hz. Muhammed’de: “Lev lelmürebbi nâ arefrü Rabbi ...” diyor.

      Eğer biz de bir “Mürebbi”nin elini tutmazsak, bu geçidi geçemeyiz. Geçidi geçemeyenlerin kıymeti de iki mangırdan ibâretmiş!

 

 

 Hoca’nı Tek Telden Saz Çalması

 

      Hoca bir gün eline bir saz almış, mızrabı hep aynı tele vurarak dın! Dın! Diye monoton bir ses çıkarırken, sormuşlar:

-         Ne yapıyorsun Hocam?

-         Saz çalıyorum.

-         Ama bu nasıl saz çalma?Herkes sazın öbür tellerine de vuruyor, ne güzel sesler

çıkarıyor...

      Nasrettin Hoca şu cevabı veriyor:

-         Onlar, benim bulduğum makamı arayıp bulmağa çalışıyorlar da, onun için öbür tellere vuruyorlar.

Emre’nin Tefsiri

 

      Bu fıkrayı şerh ederken biraz Nasrettin Hoca’yı tenkit etmiş gibi olacağız ama, ne yapalım. Hâkikat hiçbir şeye feda edilemez.

      Nasrettin Hoca’nın o hâli bugün için tasvip olunamaz. Bu zaman, o zaman değil. Eğer, Hoca gibi sırf “tevhid”le uğraşılsaydı, bu terakki olur muydu? Asıl maharet, “Tel Makâm”ı bildikten sonra, dönüp bütün makamların hem çalmasını, hem de dinlenebilmesini öğrenebilmektir...

      Her makamdan sonra “Tevhid” makamını öğrenir, hem ömrümüzün nihayetinde vücudumuzun evi ecel zelzelesiyle yıkılırken içine kaçıp sığınabileceğimiz bir (Ev), yani bir (Kalbi Selîm) bulursak, bundan büyük devlet olur mu?

 

 

Aklın Varsa Göle Yat!

      Hocanın evinde odun tükeniyor. Hanımı diyor ki:

-    “Hoca! Odun bitti, git biraz odun kes, getir, dağdan; ama kuru olsun!”

      Hoca oduna gidiyor. Odunları merkebe yükletiyor. Eve gelirken,

-    “Acaba bu odunlar yanar mı?”

diye, eşeğin üstündeki odunlara bir kibrit değiriyor, odun yanıyor. Merkebin sağrısına ateş düşünce, hayvan kaçmaya başlıyor. Hoca, hayvanın arkasından bağırıyor:

-    Aklın varsa göle yat!

Emre’nin tefsiri:

      İnsanlarda bütün hayvanların bütün ahlâkı vardır. Merkebin huyu inatlıktır. İnsanda da vardır inatlık. İşte Nasrettin Hocanın “merkep” temsiliyle kastettiği şey, insanlardaki bu inatlık ahlâkıdır.

      Hoca, “Hakikat ilmini, bir arkadaşına öğretmeye çalışmış ama, o adam, medrese bilgisinden vazgeçmemiş. Odun dediği, medrese ilmi; yani cansız ilim: Odun, yaprak açar, meyve verir mi?

      Hoca bakıyor ki, arkadaşı ilmi “hâl”e inkilap ettiremiyor, yani aklının sırtındaki ilim odunlarını kaldırıp atamıyor, hatta atmak istemiyor, o zaman o odunları “âşk” ateşiyle tutuşturuyor. Aşkın ateşine tahammül edemeyen adam, Hocadan ikrâh edip kaçıyor. Hoca yine de şefkatten vazgeçemiyor, ona kurtuluş yolunu göstermek için arkasına bağırıyor: Aklın varsa, “Tevhid” deryasına dal! Yani kâmil insanın gönlüne.

 

 

Ay Eskiyince

 

      Nasrettin Hoca’ya sorarlar:

-         Ay, eskiyince ne yaparlar?

Hoca hiç düşünmeden cevap verir:

-         Kırpar, kırpar, yıldız yaparlar.

 

Emre’nin Tefsiri:

 

       Bu fıkradaki ay, bizim manevi bilgi ve ahlak gecemize ışık veren (Kâmil bir insan)ın mânevi varlığıdır. Allah’ta fani olan bu kâmil insan , maddi, manevi bütün varlığını manevi evlatlarına verir, onlara teslim eder. Maddi görüşü kaybolduktan sonra da, onların kalplerinde, yıldıza benzeyen gözlerinde yaşar. Zaten bütün tasavvuf kitaplarında ve Kur’an’da (yıldız) sözüyle de kastedilen şey, (Kâmil insan)ın ve aşıkların gözleridir. Bir doğuşta bu hakikat şöyle anlatılıyor.

      Yıldız deyinde, gökteki yıldızları zannediyorlar, insanların talihini, hayatını gökteki yıldızlara bağlamaya çalışıyorlar. Halbuki yıldız, insanların gözleridir, (Yıldızı söndü) derler, bir insanın öldüğünü anlatmak isterler. Güyâ insanın gökteki yıldızı sönüp düşünce, o adam ölürmüş. Ölümün üfleyip söndürdüğü yıldızlar gözlerimizdir. Ölen bir insanın gözlerinin feri nasıl söner ?!...

      Nasrettin Hoca, bir (kâmil)in, nazariyle halk ettiği insanlarda fâni olduğunu, kendini onlarda, onların gözünde seyrettiğini, kendindeki (Hâkikat) güneşinin, yönünü kendine dönenlerin yüzlerine, gözlerine vurduğunu, bu hâlin onlarda ve onlarla çoğaldığını anlatmak istiyor. Kendi muhitleşip, parçalanıp kendine bakanlarda fâni; onlarda kendinde fâni.

      Nasrettin Hoca, (Tevhid)i anlatmak istiyor.

 

Minâre Nasıl Yapılır?

 

      Ömründe hiç minâre görmemiş bir adam, bir gün Nasrettin Hoca’ya sormuş:

-         Hocam, bu minâreleri nasıl yapıyorlar?

Hoca şu cevabı vermiş:

-Bunu bilmeyecek ne var? Kuyuların içini dışına çevirirler; oldu sana bir minâre.

 

Emre’nin Tefsiri:

 

      Bu fıkradaki kuyu, insan vücuduna benzetilemez mi? Nitekim bir (Doğuş)ta da:

      Ben o (Yusuf)u yarattım,

      (Ken’an) kuyusuna attım,

      Çıkardım (Kervan)a sattım:

      Sevmek için ben (Güzel)i.

 

      Kuyu, bendeki bu (beden),

      (Yusuf), gözümden seyreden,

      Beni görün can terk eden;

      Mutlak canından bezmeli.

Denilerek, kuyunun insan vücudu olduğuna işaret edilmektedir. İnsanın akıl ve ahlâk kuyusu içinde yıllanmış pis sular ve balçıklar olabilir. O kuyu, bir kuyucuya, yani kâmil bir insana müracaat ederek (beni temizle) derse, kuyu onu, içini dışına çevirmek suretiyle temizler; yerin dibine batmışken, onu yükseltir., bir minâre haline getirir; başlar o adam (Hakikat) ezanını okumaya, ilan etmeğe.

 

Geç Yiğidim, Geç!

 

      Nasrettin Hoca, bir gün bir kabristandan geçerken, karşısına iri bir köpek çıkıyor. Köpek, hırlayarak Hoca’ya hücum edince, Hoca, ona:

-    Geç, yiğidim geç! diyor.

 

Emre’nin Tefsiri:

   

      Nasrettin Hoca’nın kabristanı bu dünyadadır. İki insan karşı karşıya gelip dursalar, bir mezar şekli meydana çıkmaz mı? Kur’an, hâkikati anlamamışlar olanlar için (ölü) tabirini kullanıyor. Bu dünya, canlı ölülerin kabristanıdır. Nasrettin Hoca’nın hayat yolu bu dünya kabristanından geçerken, karşısına geçimsiz bir adam çıkıyor. Hoca, bu adamın ahlakını köpek tabiatına benzetmiş. Ona uysa kendinin de ondan farkı kalmayacak; onun için ona (Geç yiğidim geç!) diyor.

     Ölü insanların ahlakları da ölüdür. Ölü nasıl kokarsa, ahlakı temizlenmemiş insanın ahlâkı da kokar. Bu kokuyu da ancak diriler alabilir. Köpeğin üremesi, o insanın ahlakının kokmasına işarettir. Bu fena kokuyu alınca, hemen orayı bırakıp başka yerden geçmeli; mücadele etmemeli.

      Nasrettin Hoca da öyle yapmıştır.

 

 

Sesim Nerelere Kadar Gidiyor?

 

      Hoca, mahallelerindeki mescidin müezzinliğini de yaparmış. Bir gün, onun sokakta koşa koşa ezan okuduğunu görenler sorarlar:

-         Hoca efendi, neden böyle ezan okuya okuya oraya buraya koşuyorsun?

Hoca, gayet ciddi cevap vermiş:

-         Sesim nerelere kadar gidiyor, onu anlamak istiyorum.

 

Emre’nin Tefsiri

 

      Nasrettin Hoca’nın okuduğu ezan, Hâkikat, Tasavvuf ezanıdır. Etrafındakilere bu ezanı duyuramayınca, işi mizaha ve şakaya döküyor; maksadı , içinde yok olduğu hâkikatı, bulunduğu muhite anlatmak. Bunun için kendisini gülünç mevkie düşürmekten bile çekinmiyor. Şefkat böyle olur işte.

 

 

 

BELKİ KAVAKTAN ÖTE YOL GİDER...

 

      Mahalle çocukları, mûziplik olsun diye, Hoca’yı ağaca çıkartıp papuçlarını çalmaya karar vermişler. Hoca yanlarından geçerken, kendi aralarında: (Bu ağaca çıkabilene aşk olsun!) diyerek Hoca’nın yüzüne bir tuhaf bakmışlar. Hoca, onların bu şakalarını anlamazlıktan gelerek:

-         Kavağa çıkmakta bir iş mi? Ben çıkarım, demiş. Çocuklar:

-         Çık ta görelim demişler, bu iş lafla olmaz.

Hoca, hemen eteklerini beline sokmuş, papuçlarını da kuşağına yerleştirmiş. Oyunlarının bozulduğunu gören çocuklar, Hoca’ya sormuşlar:

-         Papucunu neden aşağıda bırakmıyorsun?

Hoca gülerek cevap vermiş

-         Belki kavaktan öte yol gider....

EMRE’NİN TEFSİRİ :

     

Kavak, meyvesiz bir ağaçtır. Hoca, benliğini kavağa benzetiyor. Papuçlarını beline sokmakla,

Hem onların kötü niyetlerini önleyecek bir tedbir almış oluyor, hem de, Hâkikat yolunun, benlik kavağından ötelere de gittiğini anlatmak istiyor.

      Çocuklar, bu söze sadece gülmüşler, Hoca’ya: (Kavaktan öte yol gider mi?) diye sorsalardı, Hoca onlara şöyle bir cevap verirdi:

-         Evet. Yol, benlik kavağından öteye de gider; hatta ondan sonra başlar.

 

Nereye Böyle?

 

      Hoca, bir gün dik başlı bir katıra binmiş; hayvan alabildiğine gidermiş. Hoca, katırı zaptetmeğe çok çalışmış, fakat muvaffak olamamış. Katır dört nala giderken, tanıdıklarından biri Hoca’ya bağırmış:

-         Hocam nereye böyle?

Hoca cevap vermiş:

- Katırın istediği yere!

 

Emre’nin Tefsiri

 

      İnsanların nefsi de, bir kâmil elinde ilâhi bir terbiyeyle terbiye edilmezse, dik başlı bir hayvandan farksızdır. Nefis. İrademizin gemini azıya alırsa, bizi türlü felaketlere sürükler; onun gittiği yere gitmeğe mecbur oluruz.

      Nasrettin Hoca, hayvanın dörtnala koşması vesilesi ile, sorulunca, katırın üstündeyken bile etrafındakilere Hakikat ve ahlak dersi vermek istemiştir.

Medineli'nin notu; Eğer buraya kadar okuyarak geldiyseniz sizi tebrik ederim. Site istatistiklerine göre siteyi ziyaret eden her bin kişiden  ancak birisi buraya kadar gelebiliyor. Bu demek oluyor ki siz gerçek bir gönül ehlisiniz ve aklınız da şu soru dönüp duruyor ; Emre kimdir ? Bunun cevabını öğrenmek için lütfen bu yazının üzerine tıklayınız.

Ne ilginctir ki; Bir soz vardir, Her bin kisiden ancak birisi cennete girebilecektir diye, Allahulalem.

Bir baska nokta ise Suudi Arabistan, her Musluman ulkeden nufus oranlarina gore ancak bin kisiden sadece bir kisiye hac vizesi verir.

Bana bunlar ilginc geldi sizin ile de paylasmak istedim...